çok kediii ve kopeg vağğğ?
Avrupalı turistlerin Türkiye’de sıkça sordukları bir soru bu. Hayvanlarla ilişkisi farklı boyutta olan bir kültürle karşılaşma ve çatışma anı... Turist duruma şaşkın, muhatabı soruya. Bir soru daha; Çatışmanın ortasındaki o hayvan için çıkacak olan yasaya turist mi yoksa muhatabı mı şaşırmalı?
Toplumdaki insanların birbirleriyle, çevreyle, hayvanlarla ilişkisi kültürel bir süreklilikle nesilden nesile aktarılır. Her nesil bu ilişki süreçlerine kendinden yenilikler ekler, değişimler yaşanır. Ancak değişim yavaştır. Sıra dışı toplumsal ya da doğal olaylar istisna olmak üzere, temelde radikal ve ani değişimler olmaz. İlişkilerin şekillenmesinde yasalar da etkilidir elbet, ancak kökten bir değişimi öngören yasalar genellikle toplum tarafından tepkiyle karşılanır, fiili olarak yaşanması mümkün olmaz. Yasalar bu nedenle toplum davranışlarını, ilişkilerini, kültürlerini yok sayamaz. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda yapılmak istenen değişiklikler toplum tarafından neden bu kadar sert tepki gördü? Bu yasaya niçin, “Needen siiizin sokaklarda çok kediii ve kopeg vağğğ?” sorusunu soran turist değil de muhatabı olan bu toplumun ferdi şaşırdı? Yasanın detayları birçok STK tarafından yapılan açıklamada ortaya konuyor, eleştiriliyor. Bu konu özelinde ekstra bir mercek açmak yerine, geçmişten günümüze toplumların hayvanlarla ilişkisine, daha geniş bir açıyla bakmak, biraz geriye çekilip makro ölçekte düşünmek daha aydınlatıcı olabilir. Belki o zaman oluşan büyük tepkiyi daha iyi anlayabiliriz.
Ne zamandan beri, hangi toplumlarda “sorun”?
İnsanlar yaşam alanlarını, var oldukları ilk günden bu yana diğer hayvanlarla paylaşageldi. Birlikte yaşam kültürünün tarihi ilk insana kadar uzanır. Peki, ne zaman ve hangi toplumlar için çevredeki hayvanların varlığı bir sorun haline geldi? Hayvanların “ortalıkta öylece dolaşması” çağımızın yüksek medeniyet merkezlerinde sorun olarak algılanıyor. Bu toplumların üyelerinde, hayvan kendisine sorun çıkardığında mahkemeye verebileceği sahibinin ya da hayvandan sorumlu kurumun olması gerektiği düşüncesi hakim. Hayvanın yaşam alanının orası olması dolayısıyla birlikte yaşamın zorunlu olduğu, hatta “üstün ırk” olarak kendisinin hayvanın varlığını sürdürmesi konusunda ona yardım etmesi gerektiği gibi bir düşünce ya da kültürel kalıntıya sahip değiller. Kırsal alanda, köylerde, küçük şehirlerde sokakta yaşayan hayvanlar toplum tarafından sorun olarak algılanmıyor, birlikte yaşam söz konusu. Hatta sözünü ettiğimiz yüksek medeniyet merkezleri dışında kalan büyük ve kalabalık kentlerde de hayvanlar, toplum için çözüm bekleyen bir sorun olarak algılanmıyor.
Kültürel çatışma ortamı
Geçmişte olduğu gibi bugün de çağımızın yüksek medeniyetleri sadece ekonomik ve askeri anlamda değil kültürel anlamda da farklı coğrafyalardaki medeniyetleri etkiliyor. Tabii ki bu etki, iletişim çağında çok daha güçlü, yayılımcı ve hızlı oluyor. Çağımızın yüksek medeniyetlerinin günümüzde tüm dünyaya yayılan kültürleri ve modern dünya anlayışlarında, hayvanlarla ortak yaşam düşüncesi olgun değil. Tasmasız, sorun çıktığında cezalandırılacak bir sahibi, sorumlusu olmadan ortalıkta dolaşan hayvanlara tahammül söz konusu değil. Herkese ait olan hayvanlarla birlikte yaşam, bu yüksek medeniyetlerin kültürlerinde pek de gelişmiş değil. Elbette yasaları da toplumun bu kültürel özelliğine, hayvanlarla ilişki geleneğine uygun olarak yapılıyor. Örnek aldığımız bu modern şehirlerde ve dolayısıyla bizim “dönüşüm planı” olarak adlandırdığımız 3D şehir modellerinde sokak hayvanları bulunmuyor. Yasalar da elbette dönüşümün temel taşları olarak bu değişime uygun olarak yapılıyor.
“Ortalıkta öylece dolaşıyorlar!!!”
Özellikle İstanbul’da yaşayanlar turistlerin “Neden sokaklarda bu kadar çok kedi ve köpek var?” sorularına sıkça muhatap olur. Neden şaşırdıklarını ve geldikleri ülkelerde neden sokaklarda kedi ve köpek olmadığını, hayvanlara ne yaptıklarını ise biz pek sorgulamayız. Şehirde yaşayan hayvanların biz geldiğimiz için gitmek zorunda olmadığı, onlarla birlikte yaşamın kültürümüzde olan basit bir şey olduğunu da ne yapsak ne etsek anlatamayız. “Biz seviyor kedi köpek” der geçeriz ancak.
Ne yazık ki çağımız yüksek medeniyet merkezleri, geçmişteki medeniyet merkezlerinden farklı olarak, sokaklarında hayvanları görmek istemiyor. Dünya tarihinde ilk kez bir toplum, ülke ya da ülkeler topluluğu yüksek medeniyet bayrağıyla taçlanmış coğrafyalarda diğer medeniyetleri etkisi altına almıyor. Geçmişte de farklı coğrafyalarda benzer medeniyetler kuruldu ve bu medeniyetler de iletişim, ulaşım elverdiği oranda diğer ülkeleri etkisi altına aldı, kültürlerini yaydı. Peki, geçmişte büyük uygarlıklar kurmuş, kalabalık nüfuslu şehirlerde yaşamış toplumların sokak hayvanlarına ve evde beslenen hayvanlara bakış açısı nasıldı? Belki bunu öğrenebilirsek, çağımızda nerede yanlış yaptığımızı da anlayabiliriz.
Kim besleyecek, kim bakacak?
Bugün iki temel soru üzerinde duruluyor. Hayvanların maruz kaldığı şiddetin önüne nasıl geçeceğiz? Sokaktaki bu kadar kedi köpek nasıl beslenecek ve hastalandıklarında onlara kim bakacak? Biz de bu iki sorunun merceğinde geçmişteki kendi çağlarının yüksek medeniyetlerinin “sokak hayvanları sorununa” ve evde yaşayan hayvanlar konusunda yaşadıkları “sorunlara” buldukları “çözümlere” bakalım.
Mısır’da “hayvan bakıcıları”
Mısır’da toplumsal yaşamda hayvanların önemli bir yeri vardı. Hayvanların hemen hepsine kutsiyet atfederlerdi. Bilindiği gibi bu kutsiyetten payını en fazla alan hayvansa kediydi. Bir kedi öldürmenin cezası idamdı. Hayvanlara şiddet uygulayanlara idama varan yaptırımlar öngörerek bu sorunu çözdüklerine kuşku yok. Diğer soru; kim bakacak bu kadar hayvana ve beslenmeleri nasıl finanse edilecek? Bu sorunun cevabı da çözülmüş; toplumun elbirliğiyle finanse ettikleri “hayvan bakıcıları…” Mısır’da bazı insanlar “hayvan bakıcılığı” görevi alırlar ve bu görev babadan oğla aktarılırdı. Bu kişiler toplumda saygın bir yere sahip olurlardı ve göreve başlamadan evvel özel bir yemin etmeleri gerekirdi. Hayvanların bakımı için buldukları finansman yöntemleri ise ilginç: Çocukların saçları belli bir yaşa ulaşıncaya kadar kesilmez, tanrıların hayvanı olarak bildikleri hayvanlara adak adanırdı. Adanan yaşa ulaşan çocuğun saçları kesilir, gümüşle tartılır, saç ağırlığınca gümüş hayvan bakıcısına verilirdi. O da bu gümüşle bakmakta olduğu hayvanlara yiyecek alırdı. Ettikleri yemin şimdi daha anlamlı geliyor sanırım. Yani bulunan çözüm, sokakta dolaşan hayvanları barınaklara kapatmak ve barınak kapasitesi aşıldığı oranda hayvanları uyutmak değildi.
Roma ordusu kediyi dünyaya yaydı
Antik çağın Roma’sında da şehir yaşamı içinde hayvanları ve yine özellikle kedileri görmek mümkün. Romalılar kedilerin avcılık yeteneklerine saygı duyuyorlar ve tıpkı Mısırlılar gibi onlar da kedilere kutsiyet atfediyorlardı. Kedi özgürlüğü sembolize ediyor ve özgürlük tanrısı Libertas heykellerinde, figürlerinde mutlaka kedi de bulunuyordu. Roma tapınaklarına girmesine izin verilen tek hayvanın da kedi olduğu biliniyor. Bu, diğer bir bakış açısıyla sokak hayvanlarının, sokaklardaki varlığının göstergesi. Roma bugün de kediler için bir cennettir. Tahminen 300.000 kedi şehrin anıtlarında yaşıyor. Bu kediler Roma'nın "biyo-miras"ı olarak 2001 yılında koruma altına alındı. Roma ordusunun da sefere çıkarken yanında çok sayıda köpek ve kediyi beraberinde götürdüğü biliniyor. Roma ordusundaki bu gelenek kedinin dünyaya yayılmasında önemli rol oynadı. Romalıların kedi dışında; köpek, çeşitli kuş türleri, balık, kaz, tavşan, maymun ve hatta yılan gibi çeşitli hayvanları besledikleri biliniyor.
Araplar için hayvan kutsiyeti
Arap toplumunda da şehir yaşamında hem İslam’dan önce hem de İslam döneminde hayvanlar var oldu. Özellikle de yine kediler… Arap yarımadasında İslam öncesinde altın bir kedi putuna tapıldığı biliniyor, dolayısıyla toplumda saygın bir yere sahip olduğu tartışılmaz. İslam sonrasında da Arapların kedilere olan sevgisi ve saygısı sürdü. Hz Muhammed’in tüm hayvanlara sevgisi bilinen bir gerçek fakat kedileri özellikle çok sevdiği “Müezza” isminde bir kedi beslediği rivayetler arasında. Arap toplumunda ve etkisi altına aldığı diğer toplumlarda sebepsiz yere bir canlıyı öldürmenin ya da eziyet etmenin büyük bir günah olduğu inancının toplumun geneli tarafından benimsendiği ve uygulandığı yıllarda da sokak hayvanları rahat bir nefes almışa benzer.
İslam inancının etkisi
İslam inancında hayvanlar koruma altındadır. İslam kültüründen etkilenen toplumların hayvanlarla ilişkisinde; öldürmeme, şiddet uygulamamanın ötesinde sevgi gösterme koruma da yerleşiktir. İslam kültüründeki bu hassasiyeti, Hz Muhammet’e dair birkaç rivayet ve temel inanış zihnimizde somutlaştırabilir: Hz. Muhammet’in namaz kılarken eteğindeki kediyi uyandırmamak için eteğini kestiği söylenir. Yine bir kuyudan çarığıyla su çekerek susuz kalmış bir köpeğe su veren bir kadına cennetin vaat edildiği de. Müslümanlık inancında kedi öldüren bir kimsenin 9 camii yaptırması gerekir. Kedilerin, Hz Muhammet’in onların sırtını okşamasından ötürü hep 4 ayağı üstüne düştüğüne ve 9 canlı olduğuna inanılır. Köpek öldürmenin uğursuzluk getirdiğine inanılır. İslam inancına göre sebepsiz hiç bir şey yaratılmamıştır. Kur’an-ı Kerim’in Nahl suresi 16/5-8 de “Hayvanlar da kendi yaradılışına göre yüce Allah’ı tesbih eden canlılardır ve bunlar asla boşuna yaratılmamış olup her birinin bir yaradılış hikmeti vardır” denir.
Avrupa’da hayvanlara bakış ne zaman değişti
13. yüzyılda başlayan ve uzun yıllar süren o bilindik engizisyon işkencesi manzaralarını bilmeyen yoktur. İşkenceye maruz olanların çoğu bilindiği üzere büyücülükle yargılanıyor ve işkence görüyordu. Bu insanların büyücülüklerine en önemli kanıt olarak ise hayvanlarla aralarındaki ilişki gösteriliyordu. Sırf bu nedenle ortaçağ Avrupa’sında hayvanlarla ilgisi olan tüm mezhepler kapatıldı; insanlarla hayvanların sadece ekonomik anlamda ilişkisi kabul görebilir duruma geldi. Hatta kilisenin hayvanları dahi yargılayıp cezaya çarptırdığı bilinen gerçekler arasında. Avrupa’da kilisenin hayvanlara bu bakışı toplumun hayvanlarla olan ilişkisinde kökten değişimlere yol açtı. Özellikle kedilerin uğursuz sayılması, şeytanın sureti olarak görülmesi Avrupa’da ciddi bir kedi katliamı yaşanmasına neden oldu. Avrupa’daki kedilerin katledilmesi sonucu fare popülasyonunun arttığı ve veba salgınında bu faktörün önemli yeri olduğu birçok kaynakta sabit. Oldukça uzun ve detaylı bir konu meraklıları şu makaleden detaylı bilgi edinebilir: http://www.ejvs.selcuk.edu.tr/cms/dokuman/34/7-e0.pdf
Selçuklu ve Osmanlı’da hayvan hastaneleri ve vakıfları
Osmanlı halkı ve dolayısıyla devleti var olduğu coğrafyalarda, şehir yaşamının içinde ya da dışındaki hayvanların yaşam hakkına saygı duyuyordu. Bugün şehirlerde ve şehirler arası yollarda zaman zaman gördüğümüz “kurtlar kuşlar için” yapılmış su havuzlarını bilmeyen yoktur. Ancak bu havuzlar, günümüze ulaşmış somut göstergelerden sadece birisi. Hayvanların şehir yaşamına dahil olması, aslında şehrin hayvanların yaşam alanlarına yayılmasıyla gerçekleşiyor. Yani aslında onların yaşam alanına dahil olan insan ve yapılaşması oluyor. Bu bilincin Osmanlı’da var olduğunun göstergeleri mevcut. Örneğin; yeni inşa edilecek camilerin, yapılmasını planladıkları bölgedeki hayvan popülasyonunun devamını amaçlayan tedbirler alınıyordu. Hayvanların oradaki yaşamlarını sürdürebilmeleri ve bakımları için cami vakfından yiyecek ve bakıcının maaşı için pay ayrılıyordu. En güzel örneği 2. Beyazid caminin güvercinleri için oluşturulan vakıf ve aynı dönemde sokak köpekleri için ayrılan bütçedir. Ayrıca Osmanlı topraklarında birçok hayvan hastanesinin olduğu ve bu hastanelerin de yine vakıflarca finanse edildiği biliniyor. Örneğin; Bursa Leylek Hastanesi, Dolmabahçe’de Kuş Ameliyathanesi, Üsküdar’da Kedi Hastanesi… Sivas çarşısındaki iki dükkanın gelirinin yıl içinde göç etmeyi başaramamış leyleklere ayrılması da ilginç bir örnektir. Yük hayvanlarının Cuma günü tatil yapması, kuşlar için her eve bir kuşevinin de düşünülmesi, mahallede yaşayan sokak hayvanları için kapı önlerine papara ve su bırakılması ve daha nice saymakla bitmez örnek var Osmanlı’da.
Osmanlı’da yine sadece köpeklere verilmek üzere et satan seyyar satıcılar bulunuyordu. Yani bugün bazı vatandaşların yaptığı gibi kasap kasap gezip köpekler için kemik toplamaya da gerek yoktu. İnsanlar sadakalarını güvendikleri kasap ve fırıncılara bırakır ve bu parayla sokak hayvanlarına bir şeyler ayırmasını talep ederlerdi. Yine hayvanların yaşam haklarını tanıma noktasında en önemli göstergelerden biri hayvanlara eziyet ve işkence edenlere getirilen ağır cezalar var. Bu cezalar ve yaptırımlardan çok daha önemlisi ise elbette toplum içerisinde böylesi insanların aşağılanması, hor görülmesi, tez elden yakalanarak kadı karşısına halk tarafından sürüklenmesidir.
Osmanlı Devleti değişti halka rağmen yasa yaptı
İstanbul'da köpeklerin başı ilk kez bir İngiliz turist yüzünden belaya girdi. Galata'da gece yarısı bastonuyla köpeklerden korunmak isteyen yabancı, köpeklerin hücumuna uğradı. Kaçarken yüksek bir duvardan düşüp öldü. İngiltere hükümeti Osmanlı'ya ültimatom verdi. Sultan 2. Mahmut da kararını açıkladı: “Sokak köpekleri tez elden toplana, teknelere konula ve Hayırsız Ada'ya bırakıla...” Osmanlı Devleti’nin hayvanlara olan bakışı siyasi nedenlerle değişedursun, toplumun hayvanlarla ilişkisi bir yasayla değişmeyecek kadar güçlüydü. Yeniçeri Ocağı'nı dağıtan 2. Mahmut halk isyanlarından çekinerek kararını geri aldı.
İkinci büyük köpek toplama harekatı Sultan Abdülaziz devrinde yaşandı. Köpekler toplandı, teknelere konulup Hayırsız Ada'ya bırakıldı. O dönemde çıkan büyük yangınları halk bu kararın uğursuzluğu olarak niteleyerek isyan etti ve sonuç yine aynı oldu; teknelerle yeniden Hayırsız Ada'ya gidildi, köpekler İstanbul'a geri getirildi.
Üçüncü köpek katliamı girişimi 1908'de Abdülhamit'in devrilmesinin ardından yaşandı. Talat Paşa'nın Dahiliye Nazırı olarak görev yaptığı 1910'da İstanbul'un tarihindeki en büyük köpek itlaf kampanyası başlatıldı. Yine köpekler toplandı ve Hayırsız Ada'ya sürgün edildi. Halk yine bu duruma karşı tepki gösterse, kayıklarla adaya yiyecek taşısa da nafile. Bu kez köpekler geri dönmedi ve katliam başarıya ulaştı.
5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda yapılmak istenen değişiklikler toplumdan büyük tepki aldı. Bu tepkiler yasada yapılmak istenen değişiklikleri yeniden gözden geçirilmesiyle sonuçlanacaktır. Bu haliyle, mahallesinin kedisini köpeğini bir daha dönmemek üzere götürmeye gelen görevlilerle mahalle sakinleri arasında çıkacak kavgalar, günlük yaşamın bir parçası haline gelebilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder